Ağrı, insanoğlunun en yakından tanıdığı, en rahatsız edici yaşantılardan biridir. “Ağrı, acı, ıstırap” sözcükleri hem bedensel hem de ruhsal hastalığı ifade etmek için kullanılır. Ağrı kişisel bir kavram olup, her insan bu sözcüğün anlamını yaşamı boyunca edindiği deneyimlerle kavrıyor. Ancak her iki cinsiyette de farklı biyolojik, psikolojik ve sosyolojik faktörler değişik ağrı deneyimlerine neden oluyor. Ağrı vücudun belirli bir bölgesinden kaynaklanan, bir doku hasarına bağlı olan veya olmayan duyusal bir histir diye ağrı tanımlanabilir. Ağrı konusunda kadın ve erkek arasındaki farklıkların üç kategoride sınıflayabiliriz.
- Hormon ve organ farklılıkları
- Kültürel ve toplumsal rollerdeki farklılıklar
- Kas yapısında ki farklılıklar

Kadınların cinsiyet organlarının ve hormonal yapılarının erkekler den ayrı olması farklı ağrı deneyimlerine yol açıyor. Kadınların çoğu adet ağrısı, gebelik ve doğum ağrısı gibi normal fizyolojik nedenlere ait ağrılar yaşıyor. Genç kızların yaklaşık yüzde 50’si erken ergenlik döneminde adet ağrısı çekmektedirler. Geç ergenlik döneminde ise bu oran yüzde 75’e ulaşıyor. Geç ergenlik ve erken yetişkinlik çağında ağrıların şiddeti daha da artıyor.

Biyolojik, psikolojik ve çevresel faktörler ağrının algılanması ve ağrılı duruma ilişkin davranışlardaki farklılıklarda da etkili bir rol oynuyor. Kadın ve erkek arasında ağrının algılanması bakımından farklılıkların psikolojik ve sosyolojik açıdan iki önemli nedeni var: Birincisi kadın ve erkeğin yaşamları boyunca farklı ağrı deneyimlerine sahip olması, ikincisi ise kadın ve erkeğin toplumda kendilerinden beklenen farklı sosyal rollerinin olması.

Kadın ağrı duyduğunu rahatlıkla dile getirip doktora başvururken erkek bu konuda kadına oranla daha çekingen ve kendini saklamaya meyilli oluyor. Bu, kadının toplumdaki rolüyle ilgili sosyo psikolojik bir farklılık. Kadın, sosyal sorumlukları gereği ağrısının bir an önce geçmesi için tedavi yolu ararken erkek, ağrısının olduğunu belirtmekten bile kaçınmaktadır. Kadınların erkeklerden daha çok ağrı yaşadığı yanılgısının kaynağında kadınların ağrıyı daha çok dile getirmesinin yattığını söylenebilir.

Ayrıca kadınların ağrıya erkeklerden daha dayanıklı ve dirençli olduğunu söylemek de mümkün. Bunun bir nedeni, kadınlarda östrojen gibi bazı hormonların ağrıdan koruyucu özelliklere sahip olması. Kadınların ağrıya daha dirençli olmalarının önemli bir nedeni de ağrı konusunda daha deneyimli ve daha hazır olmaları. Özellikle doğum yapmış kadınların doğum ağrısı deneyimi ve çoğu kadının adet ağrısı deneyimi kadınların erkeklere oranla ağrıya daha dirençli olmalarını sağlıyor.

Baş ağrısı ise, insanın hayatı boyunca karşılaşabileceği ağrılar içinde en sık görülenidir.

Baş ağrıları tüm dünyada hekime başvurularda en sık dile getirilen yakınmayı oluşturuyor. Kadınların yüzde 5’i ve erkeklerin yüzde 2.8’i her yıl 180 gün ve üzerinde süreyi baş ağrılarıyla geçiriyor.
Türk halkının; özellikle de kadınların yüzde 80-90′ının yaşantısının belirli zamanlarında baş ağrısı çektiği söylenebilir. Türkiye’de hiç başım ağrımıyor diyenlerin sayısı yüzde 5-7 arasındadır.

İnsanların yaklaşık %90’ı hayatın her hangi bir döneminde baş ağrısıyla karşılaşıyor.

Baş ağrıları, çok çeşitli nedenlere bağlı olarak ortaya çıkan önemli bir rahatsızlık grubudur. Baş ağrısı kendi başına bir hastalık olabildiği gibi (migren), başka hastalıkların öncü belirtisi de olabilir (kanama veya tümör ağrıları gibi). Bu nedenle, baş ağrılarında doğru ve etkili ayırıcı tanı çok önemlidir.

Baş ağrıları hemen tüm dünyada Uluslararası Baş ağrısı Birliğinin(IHS) belirlediği kriterlerle sınıflandırılıyor. Oldukça geniş kapsamlı olan bu sınıflamaya göre; primer ve sekonder olmak üzere ikiye ayrılıyor.